Dinler Tarihi – Hıristiyanlık

Dinler Tarihi – Hıristiyanlık, OkuGit.Com - Tarih, Güncel, Kadın, Sağlık, Moda Bilgileri Genel Bloğu

Dinler Tarihi Hıristiyanlık

Doğu mistisizminin, Yahudi Mesihçiliğinin, Yunan düşüncesinin ve Roma evrenselciliğinin kavşak yerinde, ortaya Hristiyanlık çıkmaktadır.

Hristiyanlık, Hristiyanların dinidir. Hristiyan(christiani)’lar, “Hristos”( Christ)’a bağlı, ona inanan kimselerdir. Hristos sözü, İbranice “Mesih” sözünün Yunancaya çevrilmişidir.

Hristiyanlık, Tektanrıcı bir dindir. İnsanlığın kurtarıcısı ve Tanrının oğlu olan İsa’nın aracılığı sayesinde, kulun Baba-Tanrı ile haşır-neşir olmasını ön planda tutar.

Aramızda yaşayan, daima büyük bir etki yapmış ve yapmakta olan bu dini anlamak için, onun kutsal kitabı olan “Bible” i, kurucusu olan İsa’nın kişiliğini, Kiliselerinin müşterek doktrinini, ahlâksal ilkelerini,bu inanca bağlı olduklarını ileri süren çeşitli mezheplerin tapınış ve kilise işleri bakımından teşkilatlanmış tarzlarını incelemek gerekir.

Hristiyanlığın kutsal kitabı, daha önce incelediğimiz Eski Ahid’i, yani Tevrat’la İncil’i içine alır. Buradaki ‘Ahid’ sözü, ittifak sözünün kötü bir çevrilişidir. Bahis konusu olan, Tanrı ile insanlık  arasında bir ittifaktır.

Yeni Ahid, yani İncil, halk Yunancası ile yazılmıştır; içinde Âramî dilinde birkaç cümle de vardır.

Bu kitap, IV. yüzyılda kesin olarak meydana getirilmiştir. Bu da, büyük kiliselerin çoğunda okunan ve o zamanki Hristiyanlığın ortalama fikirlerine uygun sayılan metinler bir araya getirilerek mümkün olabilmiştir.

Eski Ahid’in elimizde olan elyazmaları, Yeni Ahid’inkilerden çok daha eskidir. Bunların en eskisi olan ve Vatikan’da saklandığı için adına “Vaticanus” denileni, IV. yüzyıldan kalmadır.

Metin olarak da III. yüzyılın sonunda başlanan Süryani Metin, peschitto III. ve IV. yüzyıllardaki iki Kıptî  (Mısır) metni, 400 yılına doğru tamamlanan Latince çeviri , yahut “Vulgate” vardır.

XIII. yüzyılın başlangıcında Canterbury Başpiskoposu Stephen Longton, Yeni Ahid’in Latince metnini bölümlere ayırmış ve bu şekil, muhafaza edilmiştir. Robert Estienne’in 1551’de Cenevre’de yayınlanan baskısında ilk defa olarak, âyetler de ayrılmıştır.

irçok kimseler, Kutsal Kitap’ı ve özellikle Yeni Ahid’i ‘Tanrı Kelâmı’ saymaktadırlar.

1546’da Merano Ruhanî Meclisi, Kutsal Kitap’ın Tanrı ilhamı olduğundan şüphe olunmasını yasak etmiştir. Hristiyan kiliseleri her zaman için Kutsal Kitap’ın ya “söylenerek yazdırıldığını” ya da herhalde “Tanrı tarafından ilham olunduğunu” kabul etmektedirler. Protestanlar ise,Papa’nın otoritesini reddederek Kutsal Kitap’ın otoritesi üzerinde özellikle ısrar etmişlerdir. Bununla beraber, bunların bazıları Tanrı İlhamını, din ve ahlâkla ilgili kısımlara inhisar ettirmeyi ileri sürmüşlerdir. Bu tez, Katolik Kilisesince reddolunmuştur.

Bununla beraber, sayıları gittikçe artan bilginler, Yeni Ahid’e olduğu gibi, Eski Ahid’e de, çeşitli edebî ya da tarihsel metinleri incelemek için kullanılan eleştirimsel usulleri uygulamaktadırlar.

İncil terimi tam anlamda Hristiyanca değildir. “Müjde” ve “Müjde getirene verilen ödül” anlamındadır. Örneğin, İmparator Augustus’un getirdiği iyiliklere uygulandığında, nesnelerin yeni bir nizamında Tanrı vahyini gösterir.

Bizim bildiğimiz altmış aşkın ‘İncil’ bulunmakla beraber ancak dördü asıl olarak tanınmıştır ki, bunlar ; Matta, Markos, Luka ve Yuhanna’dır.  Neden dört?  Çünkü dört, mistik bir sayıdır. Azize İrene: “Dört yön; Doğu-Batı-Kuzey-Güney vardı da ondan” demektedir.

Geleneksel teze göre, Matta( yahut Levi) bir gümrük mültezimidir. İsa tarafından Hristiyanlığa kabul edilmiş ve onun havarilerinden biri olmuştur. Markus’un ise Kudüslü bir kadın olan Meryem’in oğlu olduğu rivayet edilmektedir. İlk hristiyanlar bu kadının evinde toplanmaktaydılar. Markus, havari Paulus’un iş arkadaşı, sonra da havari Petrus’un kâtibi olmuştur.

Rivayete göre, Yuhanna da İsa’nın en sevdiği müridi idi ve peygamber,çarmıha gerileceği sırada, anasını ona emanet etmişti. Ephesus’ta oturdu. Orada İncil’i yazdı. Daha önce de Patmos adasında Vahy’i yazmıştı.

Bundan anlaşılacağı üzere,İncil’lerin yazarları arasında iki tanık ve tanıkların iki yakın iş arkadaşı vardır.

Matta,Markos ve Lukas tarafından yazılan İnciller “Mukayeseli İncil’ler” adı altında toplanmış bulunmaktadır. Böylelikle bu İncil’ler arasındaki sıkı münasebetler kastedilmektedir. Bu sayede bunlar hakkında genel bir görüşe sahip olmak mümkündür. Ayrıca bunları, bambaşka mahiyette olan Yuhanna İncil’i ile karşılaştırmak da kabil olmaktadır.

Mukayeseli İncil ile Yuhanna İncil’i arasında edâ bakımından belirli ayrılıklar ve ciddi doktrin karşıtlıkları vardır. Hattâ olaylar arasında belirli sayıda birbirini tutmazlıklar dahi görülmektedir. Örneğin, “Mukayeseli İncil”de İsa’nın dini bir yıl müddetle yaydığı gösterilir. Yuhanna İncil’inde ise bu, üç yıldır. Mukayeseli İncil’de İsa’nın özellikle Galile’de,Yuhanna İncil’inde ise, Yahudiye ‘de faaliyet gösterdiği bildirilir.

Mukayeseli İncil’lerde dahi doktrin karşıtlıklarından başka birçok ayrılıklar vardır. İsa’nın mucizeli doğumundan Markos da, Yuhanna da söz etmez. İsa’nın soyunu Yûsuf’tan yana Hz Davud’a bağlayan soy kütüklerinden Matta ve Lukas’ta bahis yoktur. Matta’ya göre, İsa M.Ö. VI. yüzyılda ölen Hirodes’in saltanat devrinde doğmuştur. Lukas’a göre ise, bir nüfus sayımı sırasında, yani M.S. VI. yüzyılda doğmuştur.

Öte yandan Matta ile Lukas’ın, Markos’la parelellikleri bulunmayan bölümlerinin karşılaştırılması ortak bir kaynağın varlığı gibi bir tahmin ortaya çıkarmıştır ki; bazı yorumcular buna “Lukas’tan Önceki İncil” adını vermişlerdir.

Bu verilerin yorumlanması, ortaya büyük sayıda birtakım faraziyeler çıkarmıştır; fakat bunlardan hiçbiri bugün oy birliği ile kabul edilmemektedir.

Bunlardan en ilgi çekenlerden birisi; L. Couchoud’un ‘Beş İncil Üzerine Araştırma” başlığı altında ileri sürmüş olduğu faraziyedir:

Couchoud’ya göre, “Lukas’tan Önceki” adı ile gösterilen İncil, Markion tarafından yazılmış olduğu bilinen İncil’dir.

Markion, II. yüzyılın başlangıcında yaşamış büyük bir Hristiyan din ayrılıkçısıdır. Bir piskoposun oğlu olan Markion, Hristiyan dinine göre yetiştirilmiş, Yunan felsefesini öğrenmiş, Eflatun’u okumuş ve İstoacıları tanımıştı.  Kudretli orijinaliteye ve heyecan verici güzelliğe sahip bir Tanrıbilim tasarlamıştı.

Markion’a göre kötülük problemi, ancak birisi iyicil, öteki kötücül olmak üzere iki Tanrı’nın varlığı farzolunarak çözülebilir. Kötücül Tanrı, Eski Ahid’in Tanrısı olan Tanrı’dır. Adem’in işlediği günahtan o sorumludur; bu günahın hatasını da onun soyundan gelme bütün insanlara yüklemektedir. Buna göre, Markion, ortaya şöyle bir doktrin koymaktadır :

“Eğer yaratıcı Tanrı, var ettiği dünyada bulunan kötülüğü önceden kestiremediyse, cahildir. Bunu kestirip de önleyemediyse, kötüdür.  Yok eğer önlemek isteyip de yapamadıysa da âcizdir”

Markion İncil’i el yazması halinde saklanmış değildir. Fakat özellikle başlıca hasmı olan Tertullianus tarafından o kadar çok zikredilmiştir ki, bu İncil’in hemen hemen tamamını meydana getirmek mümkündür. Rivayete göre, bu İncil, 134 yılına doğru Küçük Asya veya Yunanistan’daki aziz Paulus’un doktrinine inanan bir cemaat tarafından tertiplenmiştir.

Yine rivayete göre, Markion ile Markos’un İncil’inden belki Antakya’da Matta’nın İncil’i çıkmıştır. Fakat görüşü Markion’a zıt olan yazar ; din değiştirmek üzere Yahudilere hitap etmekte ve İsa’nın, peygamberlerin haber verdikleri İsrail Mesihi olduğunu ispata çalışmaktadır.

Matta’nın, Markion alyehtarı İncil’ine karşı da, Yuhanna’nın tertiplemiş olduğu aşırı Markion taraftarı İncil’i çıkmıştır. Kitabını mistik ve Eflatun’cu Hristiyanlar için hazırlamış olan yazar, Eski Ahid’in Tanrısını, İsa’nın babasına bağlamaktadır.

Nihayet 150 yılına doğru Roma’da, özellikle Romalılara hitap eden ve Hristiyanlık içinde Yahudiliğin imtiyazlarını elde etmek isteyen bir Kilise kâtibi, Hristiyanlığın övgüsünü yapmaktadır ki ; bu da Lukas İncili’dir.

‘Resullerin İşleri’ kitabı ise bunun devamıdır.

Alfred Loisy’e göre, “Resullerin İşleri” başlangıçta bir görgü tanığının ilkel kiliseyi anlatan dürüst ve sade eseri olsa gerektir. Fakat sonradan bu eser galiba Hristiyanlığı hücumlara karşı savunmak amacıyla sakatlanmış ve genişletilmiştir.

Paulus’un “Mektuplar”ı da çetin tartışmalara yol açmıştır. Joseph Turmel’e göre;  hepsinin bazı parçaları gerçek olsa gerektir. Fakat hepsi de çeşitli yazarlar tarafından herhalde tekrar elden geçirilmiştir.

Yakup, Petrus,Yahuda ve Yuhanna’nın “Mektuplar”ına gelince, bunların mahiyetleri hakkında ileri sürülmesi gelenek halini almış mesnetlerin hiçbiri, eleştirimsel bakımdan kabul edilmemektedir.

Serbest eleştirmecilerin Yeni Ahid’le ilgili tezlerine hiç şüphesiz geniş ölçüde tahminler, zanlar da girmiş bulunmaktadır. Yalnız, itiraz götürmez bir sonuca varılmıştır ki, o da şudur: Adlarına resmî denen kitaplarla öteki ilkel Hristiyanlık edebiyatının eserleri arasında esaslı bir ayrılık yoktur. Resmi İnciller, Mektuplar ve Vahiylerle öteki İnciller, Mektuplar, Vahiyler arasında belirli hiçbir fark görülmemektedir. Resmî yazılar nadiren atfedildikleri kimsenin eseridir. Bunlar hemen daima, çoğu zaman birbirine karşıt yorumlarla değişip başkalaşmış karma eserlerdir.

Muhakkak olan şu ki, bunlar insan elinden çıkma eserlerdir. Bu kitapları “Tanrı Kelâmı” saymaya imkan yoktur. Kitab-ı Mukaddes en çok okunan kitaplardan biri, belki de kitapların en çok okunanı olmaya devam etmektedir.

Yalnız 1939 yılında bundan 11.039.491 tane satılmıştır.

Hristiyan dininin tam ortasında, İsa’nın kişiliği bulunmaktadır.

İnciller onun yaşayışını ve çalışmalarını bize nasıl anlatıyorlar?

Matta ve Lukas, İsa’nın doğumunu mucizeli bir olay gibi ortaya koymaktadır.  İsa, Ruh-ül Kudüs’ten gebe kalmış bir kızoğlan kızdan doğmadır. Matta’nın ve Lukas’ın İncili’inde bu, böyle yazılıdır.

Bununla beraber yine Matta ve Lukas, İsa’yı, babası Yusuf tarafından Hz. Davud’a bağlamaktadırlar. Ama bu iki İncil yazarının yaptıkları soy kütükleri birbirlerini tutmamaktadır.

İsa, Beyt-Lehem’de doğmuştur. Ailesi Nâsıralıdır. Mütevazı, kendi halinde bir ailedir. İsa’nın babası da, kendisi de dülgerdir.

İsa, kendinden önceki bir peygamber olan Vaftizci Yahya tarafından vaftiz edilmiştir. Yahya peygamber, Tanrı Saltanatı’nın yakın olduğunu haber etmiştir.

İsa, Rabbi, yani halk vâizi olarak yakınlarını hayrete düşürür. İnsanlara verilecek büyük bir haberi, iyi bir haberi vardır : Sevgi dolu bir iradenin dünyayı sardığını keşfetmiştir. Bir baba çocukları için ne ise, bu irade de bütün insanlar, bütün varlıklar için odur. Tanrı bütün insanların, bütün varlıkların babasıdır.

İsa’nın halk önünde söylediği ilk sözler, mutluluktan bahseder. Bunlar dağdaki vaızın başlangıcıdır:

“Ne mutlu ruhta fakir olanlara; çünkü ‘Gökler Ülkesi’ onlarındır.

Ne mutlu yaslı olanlara; çünkü teselli edileceklerdir.

Ne mutlu merhametli olanlara; çünkü onlara merhamet edilecektir.

Ne mtlu yüreği temiz olanlara; çünkü onlar Tanrıyı göreceklerdir.

Ne mutlu barışseverlere; çünkü onlar Tanrının Evlatları diye çağrılacaktır.

Ne mutlu adalet uğrunda ezâ çekmiş olanlara; çünkü Gökler Ülkesi onlarındır. ”

İsa, dinleyicilerine özellikle Tanrı’nın, Göksel Baba’nın ne olduğunu anlatır ve sonsuz iyiliğini över;  dinleyicilerine sakin bir güven duygusu beslemelerini öğütler:

“Ne yiyeceksiniz, yahut ne içeceksiniz diye hayatınız için, ne giyeceksiniz diye bedeniniz için kaygı çekmeyin. Hayat yiyecekten ve beden giyecekten daha üstün değil midir?

Havadaki kuşlara bakın. Onlar ne ekerler, ne biçerler, ne ambarlara bir şey toplarlar,  ama Göklerin Babası onları besler. Siz onlardan daha değerli değil misiniz ? Hanginiz kaygı çekmekle boyunun ölçüsüne bir arşın katabilir? Ve niçin esvaptan yana kaygı çekiyorsunuz?  Kır zambaklarına bakın. Ne çalışırlar, ne de iplik eğirirler. Bununla beraber, Süleyman bile en ihtişamlı devrinde bunlardan biri gibi giyinmiş değildi. ”

” Dileyin size verilecektir. Arayın bulacaksınız. Kapıyı çalın size açılacaktır. Çünkü her dileyen alır. Her arayan bulur. Ve kapı çalana açılır. İçinizden hanginizin oğlu ekmek ister de ona taş verirsiniz, veya balık ister de ona yılan verirsiniz.  Şimdi sizler ki kötü olduğunuz halde çocuklarınıza iyi şeyler vermesini bilirsiniz. Göklerdeki Babanızın, kendisinden dileyenlere ne kadar daha iyi şeyler vereceğini varın tasavvur edin”

İsa, Baba’ya nasıl ibadet edileceğini de öğretmektedir :

“Ey göklerdeki Baba’mız, adın kutlu olsun. Saltanatın gelsin. Gökte olduğu gibi yerde de senin iraden olsun. Gündelik ekmeğimizi bugün bize ver. Ve biz nasıl kendimize karşı suçlu olanları bağışlıyorsak,sen de bizim suçlarımızı bağışla. Bizi iğvaya kaptırma. Fakat bizi şeytandan kurtar. Çünkü saltanat ve kudret ve şan ve şeref ebedlere kadar senindir.

Âmin. ”

İsa kendine on iki havari seçmişti ki, bunlar arasında Zebede’nin oğlu Yuhanna ki en sevgili müridiydi. Kendisine Kifas yani Kaya adını verdiği Petrus ve İskaryotlu Yuda vardı.

Kısa ömrünün sonunda İsa,  Kudüs’e gitmeyi kararlaştırdı. Bir eşeğe binmiş olduğu halde buraya muzafferane bir şekilde girdi. Satıcıları tapınaktan kovdu. On iki havari ile birlikte son kutsal yemeği yedi ve içlerinden birinin kendisine ihanet edeceğini haber verdi.

Kurduğu yeni ahlâk, kendi peşin yargıları ve menfaatleriyle çatıştığı için, hahamlar İsa’dan nefret ediyorlardı. Onun orada oluşu ile meydana çıkan kargaşa yüzünden, Romalılar telaşlanacaklar, tapınağı yıkacaklar diye korkuyorlardı. Oysa tapınak zenginliklerinin, itibarlarının kaynağı idi. Başhaham Kayafa öteki hahamlarla Feresîler’i çağırdı. Onlara : ” Bir kavmin yok olmasındansa, bir adamın ölmesi daha iyidir” dedi. İsa’nın öldürülmesi kararlaştırıldı.

İsa yakalanıp Kayafa’nın huzuruna götürüldü. “Ben İsa’yım, Hristos’um Tanrı’nın oğluyum” dedi. Küfür sayılan bu sözler de ölmesi için yeter görüldü.

Hahamlar, İsa’nın elini kolunu bağlatıp onu Romalı vali Portoslu Pilatus’un karşısına götürdüler. İsa onun tarafından sorguya çekilince : “Ben Yahudilerin kralıyım” dedi. Pilatus onu kurtarmayı denedi ama, bu fazla pervasız devrimcinin çarmıha gerilmesini isteyen halkın sözünden çıkamadı.

İsa,  Golgota’da çarmıha gerildi. “Ulu Tanrı,  bağışla onları, ne yaptıklarını bilmiyorlar çünkü.” diye dua etti.

Iztırabın en fazla ânında : “Ulu Tanrım! Ulu Tanrım! Niçin yüz çevirdin benden” diye bağırdı. Sonra da öldü.

Üç gün sonra üstadın ölüsünün gömülmüş olduğu mezara gelen Maria Magdalena ile iki sofu kadın, mezarı boş buldular. Bunun üzerine İsa, Maria Magdalena’ya göründü.

Dirilmişti.

Hristiyan dogmaları tarihçisi Joseph Turmel’e göre; İsa en başta bir ihtilâlci, bir Mesihçilik hareketinin kışkırtıcısı, fesatçısı olmuştur. Görünüşe göre, o kendini, Tanrı’nın da yardımı ile , Romalıları Filistin’den kovmaya ve orada bir krallık kurmaya memur sanmıştır. Buradaki herkes de İsa’nın idaresi altında bolluk, bereket içinde yaşayacaktı. Herhalde bu politik sebep yüzünden de Romalılar İsa’yı, Roma usulünce çarmıha gerilerek idama mahkûm etmiş olmalılardı.

Nitekim Salomon Reinach da ” Orpheus” adlı kitabında döne dolaşa böyle bir sonuca varmaktadır.

Bununla beraber birtakım tarihçiler daha kökten bir eleştirme yoluna sapmış bulunmaktadırlar. Hattâ bazıları İsa’nın tarihselliğini inkâr ederek onu hiçbir zaman madde halinde var olmamış, tamamen ruhsal bir varlık saymaktadırlar. İsa aslında belki bir Tanrı idi ve kendisine inananların safdil dindarlığı onu gitgide insanlaştırmış bulunmaktaydı.

Bu tez, başka tarihçiler arasında J.Couchoud tarafından da ileri sürülmüştür.

Önemli bir kanıt da şudur : Ne Yahudilerin, ne de Romalıların güvenilir, gerçek metinlerinde tarihsel bir kimse olarak İsa’nın sözü geçmemektedir.

Bir Yahudi yazarı olan Flavius Josephus, ” Yahudilerin Savaşları” ve ” Yahudilerin Eski Tarihi” adlı eserlerinde Filistin’in tarihini anlatmakla beraber, bunlarda İsa’dan söz etmemektedir.

İsa’yı tarihsel bir kişi olarak bulabilmek için Hristiyan metinlerine başvurmak gerekir. İncil’lerden çok önce olan en eski metinle, aziz Paulus’un mektuplarıdır. “Selaniklilere Mektup”; Couchoud’ya göre, ” İsa’nın adının geçtiği en eski belgedir”

Paulus bu metninde Tanrı ile İsa, ya da Mesih arasında sıkı bir münasebet kurmaktadır. Bu iki addan önce gelen filli de ‘tekil’ haline  koymuş bulunmakta ve şöyle demektedir:

“Tanrımız, Babamız olan İsa, yolumuzu sizlere doğru yöneltsin”

Hristiyanlık her şeyden önce “Kudretli bir Baba, göğün yerin yaratıcısı” olan bir tek Tanrının varlığını kabul etmektedir.

Tanrı “insan aklının tabiî ışığı sayesinde şüphe götürmez bir şekilde tanınabilir.” Vatikan Ruhanî Meclisi bunun böyle olmadığını iddia edenin “lânetlik” olacağını iddia etmiştir.

Bundan da anlaşılacağı üzere Hristiyanlık, Tanrının varlığı için ileri sürülmüş olan mûtad felsefî delilleri kendine maletmektedir.

Hristiyan inancı, Tanrı’nın yanıbaşına , onun oğlu olan İsa’yı koymaktadır. İsa ,ayrı köklerden belirli sayıda düşünceler bir araya getirilerek tasavvur olunmaktadır. Geleneksel Yahudi düşüncesine göre, o Mesih’tir. İsrail’i kurtarmak üzere Tanrı’nın göndereceği insandır. Markion’un görüşüne bakılırsa, dünyayı kurtarmak için gökten inmiş olan Tanrı’dır. Din değiştiren putataparların düşüncesine göre, İsa, Meryem’den doğma tanrısal bir varlıktı.

Baba ile Oğul’un yanında Ruh-ül Kudüs(Kutsal Ruh) yer alır. İsrail’de ruh, Tanrı soluğudur. İnsan yüzlü bir devdir. Bütün nesnelerin başlangıcından beri sular üzerinde kımıldanan, tufan zamanı toprağı kurutan odur. İlk kuşak Hristiyanlarına göre, bazı imtiyazlı varlıkları idare eden, Tanrı soluğudur.

Baba ne yaratılmış, ne doğurulmuştur. Oğul, Baba’dan doğmuştur. Ruh-ül Kudüs ise Baba’dan ve Oğul’dan çıkmadır.

Baba, Oğul ve Ruh-ül Kudüs tek kişide toplanmış üç kişidir. Hepsi ebedidir,aralarında da eşitlik vardır.Hristiyanlıkta buna Teslis, Ekanîmiselâse(Üçlülük) denir.

İlk Hristiyanlar İsa’nın yakında yeryüzüne geri geleceğine inanmaktaydılar. Onun dönüşünden önce, kendisine düşman olan ‘Deccal’ çıkacaktı. İsa’nın dönüşü sırasında ölüler dirilecek, mahşer günü, son yargılama günü gelecektir.

İlkel Kilisenin yakın olduğuna inandığı son yargı günü bir türlü gelmediğinden, sonunda ölümlerinin hemen peşinden, ölülerin geçici olarak yargılanacakları kabul edildi. İyiler ayrılıp Cennet’e, kötüler de Cehennem’e gideceklerdi. Katolik Kilisesi Cennet’le Cehennem arasına A’raf’ı da koymaktadır.

Kaderleri kesin olarak belli olmayan insanlar burada bulunurlar. Müminler de bunlar için dualar ederek azizlerin şefaatini dilemek ödevindedirler.

Hristiyan ahlâkındaki birbirine zıt eğilimleri belki de ikiye irca etmek mümkündür. Bunlardan birisi entelektüalist, çileci ve müsamahasız;  öteki duygusal,iyimser ve liberaldir. Bu şartlar altında da bir “Kafa Hristiyanlığı” ile bir “Gönül Hristiyanlığı” birbirinin karşısına dikilmektedir.

Kafa Hristiyanlığı aslî günahın hükmü altındaki bir dünya ve hayat görüşünü muhafaza etmektedir. Şimdiki hayatı hor görmektedir. Bu dünya bir gözyaşı vadisidir. Orada insanın, gelecekteki hayatı beklerken ıztırap çekmesi gerektir.

Bossuet, ” Şehvet ve Tamah Üzerine Düşünceler” adlı kitabında:

“Veyl bu dünyaya” diye haykırıyor.

Kafa Hristiyanlığı çile doldurmayı emretmektedir. Bedeni hor görmek ya da ona hükmetmek, duyulara ezâ etmek gerektir. Pascal’ın dediği gibi ” Tanrı, ıztırap çeken vücutları sever.”

Kafa Hristiyanlığı, güzelliği tehlikeli, çıplaklığı ahlâka  aykırı sayar. Duygusal ve şehevî aşkı özellikle mahkûm eder. Cinsel şehvet kirli, mülevves bir şeydir. Kadın gebe kalarak günah işler. Evlilik dışı aşk,günahların en büyüğüdür.

Kafa Hristiyanlığı insanın düşüncesini, aklını da küçümser, hor görür. Pascal, “Düşünceler”inden birinde söyle yazıyor:

“Alçalt kendini, ey âciz akıl. Sus aptal tabiat. İkiniz de Tanrıyı dinleyin.”

Kilisenin dogmalarına aykırı ikrarlar yalandır ve suçtur. Tanrı iradesine karşı gelmektir. Bunlar hoş görülemez, her vasıta ile önlenmeleri gerekir. Böyle ikrarlar yapılırsa, bunlar sert şekilde ceza görmeği hak etmişler demektir.

Bu şartlar altında da Kafa Hristiyanlığı tabiî olarak müsahamasızlıkla sonuçlanır.

Bu Hristiyan müsamahasızlığı yüzünden işlenen sayısız cinayetleri tarih açıklamaktadır ki, bunlar putataparlara, Yahudilere, mezhep ayrılıkçılarına, bağımsız bilginlere, filozoflara yapılan işkenceler;  Engizisyon’un kurulmasıdır.

XIV. ve XX. yüzyıllarda dahi Katolik Kilisesi din konusunda serbestçe düşünme hakkını reddetmiş;  “Lâiklik denen veba”yı mahkûm etmiştir.

Gönül Hristiyanlığı diye adlandırılabilecek olan nesnenin zihniyeti ise apayrıdır. Bu, bir kafa dini olmaktan çok, bir duygu dini, pratik bir dindir. İsa’nın daha önce zikrettiğimiz bazı söylevlerinden başka Gönül Hristiyanlığı daha sonraki bazı metinleri, örneğin Aziz Paulus’un sevgi-merhamet üzerine olan şu çok güzel sözlerini ileri sürmektedir ;

“Eğer insanların ve meleklerin dilleriyle söylersem, fakat sevgim olmazsa, ses çıkaran bir tunç yahut öten bir zil olmuş olurum. Eğer peygamberliğim olursa ve bütün sırları bilirsem ve eğer dağları yerinden oynatmaya yetecek kadar inancım olursa ; fakat sevgim olmazsa bir hiçim. Ve eğer bütün mallarımı sadaka olarak dağıtırsam ve eğer bedenimi yakılmak üzere teslim edersem; fakat sevgim olmazsa bana bunun hiçbir faydası olmaz.”

Gönül Hristiyanlığı her türlü bilgiyi ikinci derecede sayarak insandan sadece sevmesini, Tanrıyı sevmesini, soydaşını sevmesini istemektedir.

Soydaşa beslenen sevgiyi ön safa koyan Gönül Hristiyanlığı,bu soydaşın faydasız yere birçok ıztıraplara kurban gittiği bir toplumu mahkûm etmekten tabiî geri duramaz. Nitekim başka türlü bir teşkilâtlanma, bütün bu ıztırapları pekâla bertaraf edebilirdi. Gönül Hristiyanlığı bu toplumun en ciddi kötülükleri olan müsahamasızlığı, adaletsiz bir eşitsizliği, sefaleti, savaşı kökünden yok etmek amacını güder.

Bir Protestan olan Sébastien Castellion, daha XVI. yüzyıllardan itibaren, Hristiyanlıktaki bu sevgi adına, diri diri yakılan Mcihel Servet’nin idamını ayıplamış ve din konusunda müsamaha ilkesini koymuştu. XVIII. yüzyılda da rahip Gregoire, Yahudiler ve Zenciler için eşit haklar istemişti.

Hristiyan zihniyeti bazı vicdan sahiplerini savaşı ve kardeşçe sevilmeleri gereken insanların öldürülmesine yol açan kinci milliyetçiliği mahkûm etmeye sevk eder.

Kafa Hristiyanlığının muhafazakâr ya da gerici, milliyetçi ve savaşçı olmasına karşılık, Gönül Hristiyanlığı eşitçi, sosyalist ya da komünist, enternasyonalist ve barışçıdır.

İlkel Kilisenin yerini Katolik, yani Evrensel Kilise almıştır ki, Protestanlar bunu “Katolik Roma Kilisesi” diye adlandırmaktaydılar.

Katolik Kilisesi özellikle Akdeniz Lâtin kavimlerinin ve İrlanda ile Güney Almanya’nın dinini teşkil etmektedir. Ortodoks Kiliseler, Doğu Avrupa Kiliseleridir. Protestanlık da Cermen ırkından kavimlerle Kuzey Avrupa’da üstün durumdadır.

Katolik Kilisesi kendini Roma Devletinin mirasçısı saymaktadır. Tarihçi Fustel de Coulanges’in yazdığı gibi, bu Kilise, kendinde “İmparatorluk müesseselerinin benzerleri ile onun zihniyetinden bir parçasını” taşımaktadır.

Katolik Kilisesi gayet sıkı meratip silsilesine bağlı bir toplumdur.

Bu meratip silsilesinin zirvesinde papa saltanat sürer. Katolik teorisine göre, papalık tanrısal köktendir. Tarih ise, tersine olarak papalığın ancak IV. yüzyılın ikinci yarısında, İmparator kamu kuvvetini Roma piskoposunun emrine verdikten sonra kurulduğunu göstermektedir.

Sonra papa, ruhanî bir devletin başındadır. Ortaçağda ruhanî iktidarın cismanî iktidara üstün olduğunu ilân etmiştir.

Çoğu zaman barışçı bir faaliyet gösterir, ki A. Comte gibi serbest düşünceli insanlar bunu hayranlıkla karşılarlar. Başka zamanlarda, örneğin Borgia’lar zamanında da her çeşit cinayetler ve rezaletler papanın sarayını ve maiyetini şerefsiz bir hale düşürmüştür.

Katolik Kilisesinde müminler, yani laikler, ruhbanın idaresine tâbi olmak zorundadırlar. XIII. yüzyıldan itibaren bunlara, izinsiz olarak Kutsal kitapları okumaları yasak edilmiştir. Bunlar, vahyedilmiş gerçeklerin ifadesi olan, Kilisenin dogmalarını hiç tartışmadan kabul etmek zorundadırlar. Yoksa, mezhep ayrılıkçısı sayılırlar. Bossuet’in hayret uyandıran bir formülüne göre; ” Mezhep ayrılıkçısı demek,kendine göre fikri olan bir kimse” demektir.

Katolik doktrini, Hz Meryem’e büyük bir yer ayırır ve sonunda onun, hiçbir erkekle münasebette bulunmadan gebe kalmış olduğuna inanılır. İlahiyatçılara göre, Teslis Baba ile Oğul ve Kutsal Ruh’tan meydana gelmiştir. Halk inancında ise bunun yerini Cizvit Teslis’i, yani İsa-Meryem-Yusuf yer alır. İlkel Animizm’in bir devamı olan meleklere tapınışın da büyük bir önemi vardır.

Katolikliğin müesseseleri, dogmaları tapınışı, usûl ve erkânı ebedi bir Tanrıdan gelme değildir. Tıpkı mezhep ayrılıkları gibi, onlar da insan işidir.

Kendisini ‘Ortodoks’ diye vasıflayan Doğu Kilisesi, Katolik Kilisesinden XI. yüzyılın ortasında kesin olarak ayrılmış; ancak, nihaî ayrılıktan önce kısmî ayrılıklar da olmuştur.

İki başkentin, yani Roma ile Konstantinopolis’in karşıtlıkları zaten çeşitli vesilelerle ortaya çıkmış bulunuyordu. Bu karşıtlık, teolojik bir tartışma yüzünden son haddini buldu. Doğu Kilisesine göre,Kutsal Ruh, Oğuldan değil de, yalnız Babadan çıkmaydı.

Doğu Devletlerinin hepsi, her biri kendi şefine ve kendi hiyerarşisine sahip olan, bağımsız Kiliseler kurmuşlardır. Bunlar; Rus, Yunan,Sırp, Rumen vs. Kiliselerdir.

Ortodoks Kilisesi, A’raf, Meryem’in bir erkekle münasebette bulunmadan gebe kalışı ve papanın yanılmazlığı düşüncelerini reddeder. Ortodoks papazlar evlenirler. Tapınış eski usullere uygun olarak, her memleketin kendi dilinde yapılır. Müminler hamurlu ekmek ve şarapla komünyon âyini yaparlar.

Bir de Evtikhes’in müridleri olan muhalifler vardır ki; Evtikhes, tersine olarak İsa’da yalnız bir tek tabiat,tanrısal tabiat bulunduğu iddiasındadır. Mısır,Habeşistan,Suriye,Ermenistan Kiliseleri de bu tezi benimsemişlerdir.

Ortaçağ boyunca bazı insanlar, Roma Kilisesinin ilkel Kiliseden gittikçe daha fazla uzaklaştığını görerek, üzülmeye başladılar. Öte yandan,bazı hükümdarlar da Roma’nın ruhanî egemenliğine güçlükle katlanıyorlardı. Ve nihayet,Kilisenin topladığı mallar-mülkler de bazı kıskançlıklara,imrenmelere yol açmaktaydı.

Bu manevi, politik ve ekonomik sebepler, XVI. yüzyılda Reform’un doğmasına yol açtı. Buna da Luther’in “müsamaha ticareti”ne karşı durması vesile oldu.

‘Protestan’ diye adlandırılan bütün Kiliseler,Reform’dan çıkmadır.

Protestan Kiliselerde çoğu zaman daha gelenekçi olan Ortodoks bir sağ kanatla,daha akılcı ya da daha mistik olan bir sol kanat karşıtlık halindedir. Bazı liberal Protestan İlahiyatçılar,Hristiyan doktrinin temel düşüncelerini, bunlar modern fikirli insanlar tarafından daha kolay kabul edilebilecek bir şekilde yorumlamaktadırlar. Asli günah,bencilliktir. Kurtuluş,menfaat gütmeyen bir yaşayışa girmek demektir. Cehennem yoktur; yalnız gelecekte, buna hak kazanmış olanlar için, mutlu bir hayat vardır.

İbadet ülkenin kendi dilinde yapılır. Müminler iki çeşit komünyon yaparlar.

Protestan Kiliselerin ayrılışlarına ulusal mülâhazalar hâkim olmuştur. Bazı Katolikler, Protestan Kiliselerin dar ulusallık vasfı karşısında kendi Kiliselerinin geniş enternasyonalizmi dolayısıyla sahip olduğu üstünlüğe dikkati çekmektedirler.

Westminster Başpiskoposu Kardinal Mannig, İngiltere Protestan Kilisesinin karşısına, İngiltere’deki Katolik Kiliseyi çıkarmaktaydı.

Örneğin, kurtuluşun niteliği, inayetin rolü üzerindeki bazı teolojik görüşler de bu Kiliseleri birbirlerinden ayırdığı gibi,ibadetteki bazı ayırtılar (nüshalar) da öyledir. Bu ayırtılarda Katolik ibadetine az-çok basitleştirilmiş bulanlar vardır.

Almanya ile İskandinav ülkelerinde Lutherci Kiliseler; Fransa,İsviçre,Hollanda’da Calvinist Kiliseler ; İngiltere’de Anglikan Kilise;  İskoçya’da ise presbyterien Kilise vardır.

(Visited 5 times, 1 visits today)
Admin

Admin

Yorum Yazabilirsiniz

%d blogcu bunu beğendi: