Ne Nasıl İcat Edildi?

Ne Nasıl İcat Edildi?, OkuGit.Com - Tarih, Güncel, Kadın, Sağlık, Moda Bilgileri Genel Bloğu
  • Kredi Kartı Nasıl İcat Edildi?

Dünyanın ilk kredi kartı olan Diner’s Club, Frank McNamara adlı işadamının cüzdanını evinde unutması ile icat edildi. McNamara, 1949 yılında yemek yediği restoranda hesabı ödeyemeyince, ilk kredi kartı uygulamasını hayata geçirdi.

BUGÜN trilyonlarca doların harcandığı kredi kartlarının ilki olan Diner’s Club, 1949 yılında Frank McNamara’nın cüzdanını evde unutması ile doğdu.

Frank McNamara, 1949’da, New York’taki bir iş yemeğinin ardından faturayı ödemek isteyince cüzdansız olduğunu fark etti. McNamara, iş yapmaya çalıştığı insanların önünde küçük düştü ve faturayı eşine ödetmek zorunda kaldı.

Bu olay karşısında çok üzülen Frank McNamara, lokantadan ayrılınca, ‘‘bu asla bir daha olmayacak’’ diye yemin etti.

Bir yıl sonra, Frank McNamara, avukatı Ralp Schneider ile birlikte ‘‘Major’s Cabin Grill’’ adlı aynı restorana geri döndü. Yemekten sonra hesabı istedi.

Hesap faturası geldiğinde, Frank McNamara, üzerinde ‘‘Diner’s Club’’ yazılı bir kart uzattı, avukatıyla beraber olduğunu, imza atacağını ve yemek bedelini de daha sonra ödeyeceğini söyledi. Lokanta işletmecisi, Frank McNamara’nın önerisine sıcak baktı.

200 KİŞİ İLE

Diner’s Club’ın bugünkü Yönetim Kurulu Başkanı Walter Sanders, McNamara’nın ‘‘Bu olay, kredi kartıyla ilk yemek olarak bilinir’’ dedi.

Aynı yıl, Frank McNamara ve avukatı Ralp Schneider, kredi kartı önerisini arkadaşları olan ya da tanıdıkları 200 kişiye götürdüler. New York’taki 14 lokanta da kartı kabul etmeye karar verdi.

1950’nin sonunda, New York’ta 20 bin kişi Diner’s Club kredi kartı taşıyordu.

İlk kredi kartını icat edecek kadar ileri görüşlü olan McNamara, bu tutumunu işinin devamı konusunda göstermeyi başaramadı. Frank McNamara, iki yıl sonra, 1952’de Diner’s Club’daki hisselerini 200 bin dolar karşılığında ortaklarına satarak şirketten ayrıldı.

Frank McNamara’dan şirket hislelerinin tamamını satın alan eski ortakları kısa sürede dolar milyarderi oldular. Frank McNamara ise beş yıl sonra kalp krizinden öldü.

KARTON KART

Kartlarla ödemeler önceleri taksitler halinde yapılmıyordu. Bedel bir kerede ve fatura geldikten sonra ödeniyordu. Ancak, daha sonra, faizli ödeme sistemine geçildi. İlk kredi kartları plastik değil kartondan yapılmıştı. İlk plastik kredi kartını ise ‘‘American Express’’ firması piyasaya sürdü.

Diner’s Club uzun bir süre en saygın kredi kartı olarak kaldı. Bugün, 157 milyon Amerikalı, cüzdanlarında 1.5 milyar adet kredi kartı taşıyor.

Dünyada 5 milyon kişi Diner’s Club kullanıyor

HALEN 201 ülkede geçerli olan Diner’s Club kartı kullanıcılarının dünyadaki sayısı 5 milyon kişi civarında. 457 bin ATM cihazında geçerli olan Diner’s Club kartları, 66 ülkenin para birimi ile harcama yapma imkanı veriyor.

Sadece Amerika Birleşik Devletleri’nde 1999 yılında Diner’s Club Card üyelerinin yaptığı harcama miktarı 33 milyar dolar düzeyinde gerçekleşti. ABD’de yüksek gelirli bir gruba hitap eden Diner’s Club kartları ile yapılan ortalama yıllık harcama 8 bin 600 dolar civarında.

  • Fotoğraf Makinesi Ne Zaman İcat Edildi?

Hayatımızın önemli anlarını kaydeden ve kaydetme özelliği nedeniyle her zaman ulaşabileceğimiz fotoğrafları var eden makineler, tarihsel süreç içinde gelişime ve değişime uğramıştır. Fotoğraf makinesinin icadından önce ona ışık tutan camera obscera’ dan ( karanlık kutu) bahsetmek gerek. Karanlık ve kapalı bir oda olarak, sadece yüzeyinde ışığın girmesini sağlayacak görüntüyü elde eden odadır. Fotoğraf ve fotoğrafçılık sanatı önce ressamlar resimlerinde perspektif elde etmek için bu oda ve yöntemden yararlanıyorlardı. Bu oda sayesinden çevreden yansıyan ışıklar yüzeye düşerek burada bir görüntüyü meydana getirir, ressamlar da yüzeydeki- duvardaki ters görüntü üzerine kağıt kullanarak resimlerindeki perspektifi elde ediyorlardı.

Bu yöntem bilinen birçok ressam tarafından uzun yıllar kullanılıyordu. Bu etkili yöntem ressamlara yardım ederken fotoğraf makinesinin de nasıl kullanılacağı ile ilgili bir fikir sağlamıştır. Fotoğraf makinesinin icadı, bu yöntemlerin kalıcı görüntüyü sağlama isteğiyle ilgili çalışmalar yapan Joseph Nicephore Niepce tarafından ortaya çıkmıştır. Kaynaklarda net olmasa da 1826 yılı olarak gösterilen ilk fotoğraf makinesi, gümüş bir levha üzerinde çeşitli kimyasalları deneyerek 8 saat boyunca uzun pozlama yapmasıyla ilk fotoğraf da elde edilmiştir. J. Nicephore Niepce çektiği ilk fotoğrafı Le Gras köyünde evinin arka bahçesini çekerek ulaşmıştır.

Fotoğrafa baktığınızda netliğin ve kontrastın az olduğunu görürsünüz.Teknik olarak kusurlu biri ilk fotoğraf olsa da Niepce’nin başardığı bu gelişme daha sonra çalışmalarını beraber yürüttüğü Daguerre tarafından ilerletilmiştir. Daguerre özellikle görüntüyü netleştirme alanıyla meşgul olur ve kendi geliştirdiği Daguerreotype tekniği ile gümüş nitratla ışığa duyarlı hâle getirilen bakır levhanın farklı kimyasallarla, pozlama süresini de yarım saate indirerek elde ettiği ikinci fotoğraf daha net görünmektedir. Bütün bu denemeler ve gelişmeler bir anda olmamış uzun yılların tecrübeleri ve denemeleri ile teknolojik ve bilimsel ilerlemenin neticesinde bugünkü durumuna gelmiştir.

  • Telefonu Kim İcat Etti?

Telefonun mucidi ünlü Alexander Grahambell’dir. Telefonun daha önceden keşfeden kişilerin varlığı bilinmektedir. Meucci daha önce telefon benzeri bir cihaz icat etmişti. Hatta Floransalı Antonio Santa Guiseppe Meucci 1871 senesinde bu cihazın patentini de almayı başarmıştır. Ancak patenti yenileyemediği için paten haklarını kaybetmiştir. Bu sebepten dolayı telefonun mucidi Grahambell kabul edilmektedir.

Telefonu ilk kez 1871 senesinde Floransalı Guiseppe Meucci icat etmiştir. Fakat patent haklarını kaybetmesi üzerine resmi olarak ilk telefon 1876 senesinde icat edilmiştir. Ayrıca Alexander Grahambell icat edilen telefonla ilk konuşmayı yapan kişidir. 1875 senesinde yapılan araştırmalar sonucunda insan seslerinin veya diğer seslerin bir tel aracılığıyla iletilebilir olduğu keşfedildi.

Aslında bu keşif tamamen tesadüfi bir şekilde olmuştur. Bay Watson rastlantıyla teller ile ilgilenirken sesler için iyi bir iletişim cihazı olduğunu keşfetmiştir. Alexander Grahambell pek çok deneme yapmasına rağmen vazgeçmeyerek telefonu 1876 senesinde icat etmeyi başarmıştır.

  • Elektriği Kim Buldu?

Elektriğin keşfinin 1752 yılında Benjamin Franklin’in yaptığı deney üzerinden ortaya çıktığını söylemek mümkün. Ancak belirli kimyasal reaksiyonlar ile beraber elektrik üretebilecek keşfi ise, 1800 yılında İtalyan fizikçi Alessandro Volta tarafından ortaya çıkarılmıştır. Özellikle pozitif ve negatif yüklü konnektörleri birbirine bağlamak suretiyle, elektirksel yükle voltajı onlar üzerinden sürmek suretiyle ilk elektrik akımını elde etmiştir.

  • Transistörü Kim Buldu?

20. yüzyılın en önemli buluşlarından biri olarak kabul edilen ve elektronik devrelerin can damarı olan transistörler, 1947’de  gerçekleştirildi. Dünyanın en büyük telefon şirketi olan Bell kuruluşlarının araştırma laboratuvarlannda, William Shockley başkanlığında John Bardeen ve Walter Brattain‘den oluşan ekip, teknolojide yepyeni bir çığır açan bu buluşlarından dolayı, 1956  yılında Nobel Ödülü’nü paylaştı.

Bardeen ve Brattain, radyo ve telefon sinyallerinin alınmasında, güçlendirilmesinde ve yansıtılmasında kullanılan termiyonik  kapaklara karşı bir seçenek bulmak için uğraşıyorlardı. Çabuk kırılabilen ve pahalıya mal olan bu lambaların ısınması için belirli bir  sürenin geçmesi gerekiyordu. Ayrıca bir hayli de elektrik tüketiyorlardı.

Ekip ilk transistorü, ince bir germanyum tabakasından yaptı. 1947 Noel’inden iki gün önce, bu transistor bir radyo devresine takıldı ve Brattain, defterine şu satırları yazdı: “Bu devre gerçekten işe yarıyor. Çünkü ses düzeyinde hissedilir bir yükselme sağlandı.”  Transistör, tıpkı lamba gibi, ses sinyalini güçlendiriyordu. Ama hem boyut olarak çok daha küçüktü, hem de daha az enerjiye  gereksinimi vardı. Önceleri küçücük bir aygıtın o koca lambaların yerini alabileceğine pek az kimse inandı. Ama Shockley ve ekibi,  dört yıl içinde büyük gelişmeler sağladılar. 1952’de transistor, orijinal boyutların onda birine indirildi ve çok daha güçlendi 1957’de  yılda 30 milyon transistor üretilebilecek aşamaya gelinmişti. Bu alanda gelişmeler yine de sürdürüldü.

Bilim adamları, germanyum  tabakası yerine, çok daha büyük ısı şiddetlerine dayanabilen saf slikon kristali kullanmaya başladılar. Akımı, saniyenin yüz milyonda  biri kadar kısa bir zamanda iletebilen transistörler imal edildi. Bunların sayesinde cep tipi hesap makineleri, dijital saatler yapıldı.  Radyo ve Televizyon alıcılarındaki lambaların yerini de transistörler aldı. Eğer bu küçük harika aygıtlar olmasaydı, uydu haberleşmeleri, uzay araçları ve ayın insan tarafından fethi de mümkün olmayacaktı.

  • Alüminyumu Kim Buldu ?

Alüminyum uygarlık çağının ol­dukça geç bir döneminde bulun­muştur. llk kez Sir Humhphry Davy tarafından 1809 yılında alüminyum oksit elde edilmiş, metal ise 1824 yılında Danimarkalı profesör, fizikçi ve kimyager Hans Christian Ørsted  tarafından ortaya çıkartıl­mıştır. Önceleri oldukça pahalı yöntemlerle elde edilen alümin­yum dinamoların ortaya çıkıp elektroliz yönteminin uygulan­masıyla birlikte daha ucuz elde edilmeye başlanmıştır. Çok ha­fif, dayanıklı, iletken, kolay ısınmayan, kolay ergitilebilen ve ekonomik olarak üretilebilen alüminyumun; mutfak eşyasın­dan, para kasasına, süs eşyasına kadar yaygın bir kullanım alanı vardır.

Alüminyum elektroliz yoluyla boksitten elde edildikten sonra, yüksek fırınlarda belli oranlarda bakır, titanyum, manganez, magnezyum, silikon gibi kimi elementler eklenerek iyileştirme işleminden geçirilir. Böylelikle istenilen nitelikleri sağlayan alüminyum tllrleri elde edilir. Teknolojik kullanım alanında çelikten sonra ikinci sırayı alır. Direnç gücü çeliğinkiyle aynı­dır. Çok daha hafif olmasına karşın, üretiminde elektrik kul­lanıldığından çelikten dört kat pahalıya elde edilmesi alümin­yumun kullanım alanını sınır­layan . önemli etkenlerden biri­dir. Ancak öyle kullanım alan­ları vardır ki burada alümin­yumun yerini hiçbir maden tuta­maz. Uçak yapımında, otomobil motor bloklarında ve pistonlar­da alüminyum kullanılmasının nedeni; dayanıklılığın yanısıra son derece hafif olmasındandır. Doğal olarak, bu da, motor ener­jisinden tasarruf sağlar.

Alüminyum ve türlerinin başka bir özelliği de kolay aşınmasıdır. Havayla temas eden alüminyum yüzeyi ince bir oksit tabakasıyla kaplanır. Bu tabaka özel işlemlerden geçirilerek metalin direnci artırılır. Özellikle hava etkilerine sürekli açık olan kapı, pencere çerçeveleri kaplama levhalarının daha uzun süre dayanabilmeleri için anodize edilmiş alüminyum kullanılır.

Aynı zamanda iyi bir iletken olan alüminyum elektrik endüstrisinde yaygın bir biçimde kullanılır. Galvanize çelik telle desteklenmiş saf alüminyum tel yüksek gerilimli akımı uzak mesafelere taşır.

Alüminyum alaşımları, alüminyumun kimi metallaerle yaptığı alaşımlar genellikle kimyasal etkilere dayanıklı ve kolay işlenebilir niteliktedir.

  • Mikroskopu Kim İcat Etti?

Zacharias Janssen

Bileşik mikroskobunun gerçek mucidi hakkında, yıllar boyunca birçok iddia olmasına rağmen bilinmemektedir. Bunlardan biri, Hollandalı gözlükçü Zacharias Janssen’in, 1590 da bileşik mikroskop veya teleskopu icat ettiği yönündedir. Bir başka iddia ise, Janssen’in rakibi Hans Lippershey‘in (1608’de ilk teleskop patenti için başvuran kişidir) aynı zamanda bileşik mikroskopu icat ettiğidir. Bazı tarihçiler ise 1621’de gösterdiği bileşik mikroskobu ile Hollandalı yenilikçi Cornelis Drebbel’i işaret etmektedir.

Cornelis Drebbel

Bileşik mikroskoplar ilk olarak Avrupa’da 1620 civarında ortaya çıkmıştır. Cornelis Drebbel tarafından 1621’de Londra’da gösterilmiş ve bir diğeri de 1624’te Roma’da sergilenmiştir.

Galileo Galilei

Galileo Galilei de, bileşik mikroskobun muciti olarak belirtilir. 1610’dan sonra, teleskopunu, sinek gibi küçük nesneleri görmek için odaklamayı başarmıştır. Galileo’nun mikroskobunun dezavantajı, 60 cm uzunluğundaki teleskopun, küçük nesneleri görmek için 180 cm ye uzatılması gerekliliğiydi. Drebbel’in 1624 yılında Roma’da sergilediği bileşik mikroskopu gördükten sonra Galileo kendi geliştirilmiş versiyonunu yaptı. Galileo cihazını “Occhiolino” (küçük göz) olarak adlandırmıştı.

Giovanni Faber

1625 yılında Giovanni Faber, 1624 yılında Galileo’nun mikroskobunu temel alarak bir tane yapmıştır. Faber, Yunanca “küçük” anlamına gelen (mikron) ve “bakmak için” anlamına gelen (skopein) isminden, Mikroskop adını vermiştir.

Başka bir Hollandalı olan Christiaan Huygens, 17. yüzyılın sonlarında akromatik olarak düzeltilmiş basit bir 2 lensli oküler sistem geliştirdi ve bu nedenle mikroskop gelişiminde büyük bir adım attı. Huygens’in oküler sistemi günümüzde hala üretilmektedir.

Antonie van Leeuwenhoek

Antonie van Leeuwenhoek (1632–1724), basit mikroskopların 16. yüzyılda hali hazırda üretilmelerine rağmen mikroskopun biyoloji alanında kullanımını yaygınlaştıran kişi olmuştur.  Biyolojinin babası olan Van Leeuwenhoek’in ev yapımı mikroskopları, çok küçük ancak güçlü bir lensi olan, cisimleri 200 kere büyütebilen basit mikroskoplardı. Bileşik mikroskopun birden fazla lensle yapılandırılmasındaki zorluklar nedeniyle van Leeuwenhoek’un basit mikroskopları ile aynı kalitede görüntü verebilmesi için yaklaşık 150 yıllık optik gelişim devam etti. 1850’lerde, Tulane Üniversitesi Kimya Profesörü John Leonard Riddell, ilk pratik binoküler mikroskopu icat ederken, kolera’nın en eski ve en kapsamlı mikroskobik incelemelerini gerçekleştirdi.

Temel mikroskop teknolojisi ve optikler 400 yılı aşkın süredir mevcut olsa da, günümüzde görülen yüksek kaliteli görüntülerin üretilmesi için örnek aydınlatma tekniklerinin geliştirilmesi çok daha yakın bir geçmişe sahiptir.

Ağustos 1893’de August Köhler, Köhler aydınlatmasını geliştirdi. Bu incelenen örnek cismi aydınlatma yöntemi, son derece düz bir aydınlatma yaparak eski örnek aydınlatma tekniklerinin birçok sınırlamasını ortadan kaldırmıştır. Köhler aydınlatmasının geliştirilmesinden önce ışık kaynağının görüntüsü, örneğin bir ampul filamanı, numunenin görüntüsünde çıkmaktaydı.

Frits Zernike

1953’te Hollandalı fizikçi Frits Zernike, Fizik Nobel Ödülü’nü, şeffaf numunelerin görüntülenmesine izin veren faz kontrast aydınlatması geliştirilmesi nedeniyle aldı. Sadece iki yıl sonra, 1955’te, Georges Nomarski diferansiyel girişim kontrast mikroskobu için başka bir girişim tabanlı görüntüleme tekniği teorisini yayınladı.

Modern biyolojik mikroskopi, bir hücre içindeki spesifik yapılar için floresan probların gelişimi sayesinde meydana geldi. Normal transilluminasyonlu ışık mikroskobunun aksine, floresan mikroskobunda numune, objektif lensin içinden dar bir ışık dalga setiyle aydınlatılır. Bu ışık, incelenecek örnekte floroforlarla etkileşir ve daha sonra daha uzun bir dalga boyunun ışığını yayar. Görüntüyü oluşturan bu yayılan ışıktır. 20. yüzyılın ortalarından beri DNA’ya bağlanan DAPI gibi kimyasal flüoresan lekeler, hücre içindeki belirli yapıları etiketlemek için kullanılmıştır.

Optik Mikroskop

Modern mikroskoplar, yaklaşık olarak eskiler ile aynı ilkelere göre üretilmektedir. Aynı insan gözünün çalışma prensibi gibi, cisimleri görmek içi ışık kullanırlar bu nedenle bunlara optik mikroskop adı verilmektedir. Optik mikroskopta, ışığın özelliğinden dolayı, çok yakın noktalar birleşikmiş gibi görülür. Işık, küçük dalgalar şeklinde incelenecek cisme doğru gönderilir. Gelen ışık, cisim üzerindeki her noktadan, her yöne doğru dalgalar şeklinde dağılarak yansır. Mikroskobun kalitesi, büyütme gücü ve ayırma gücü ile belirlenir. Ayırma gücü, mikroskobun ayrı ayrı görebildiği en yakın iki nokta arasındaki uzaklıktır. Mavi ışığın dalga boyu, kırmızı ışıktan daha kısadır. Bu yüzden, mavi ışık kullanılırsa, ayırma gücü daha fazlalaşır. Bazı optik mikroskoplarda 18 bin kata kadar büyütme yapabilmektedir.

Optik mikroskopta mercekler vardır. Mercekler, geçen ışığın yolunu değiştirecek şekilde, eğri yüzeyli yapılmış camdan araçlardır. Işığın yolunu değiştirmelerine, ışığın kırılması denir. Mercekler, cismin daha büyük bir görüntüsünü verirler. Gördüğümüz şey, bu görüntüdür. En basit optik mikroskopta yalnız bir mercek vardır. Bu, büyüteç denilen araçtır. Büyütme gücü çok azdır. Cisimleri değişik biçimde gösterir; çünkü kenarlarında fazla sapmalar olur. Bilim adamları ise, karma bir mikroskop kullanırlar. Bunlarda çok sayıda mercek vardır.

Bir grup mercek, ışığı daha dar bir alana toplayıp kuvvetlendirmek için kullanılır. Bunlara kondenser denir. Aşağıdan gelen ışığı, cismin tam üstüne getirmeyi sağlarlar. Işık, çok kere bir elektrik ampulünden gelir ve bir aynayla, kondensere gönderilir. Objektif denilen bir grup mercek ise, büyütme işini yapar. En üstte de görüntüyü yeniden büyütüp, görülebilecek duruma getiren mercek grubu, yani bakaç vardır.

Bazen, farklı büyütme gücünde birkaç objektif bulunabilir. Bunlar farklı büyüklükte görüntüler elde edilmesini sağlarlar. Böyle özellikleri olan bir mikroskop daha pahalı olur.

Elektron Mikroskop

İlk elektron mikroskobu ilkeleri ve elektromanyetik mercek 1931’de Hans Busch tarafından geliştirilmiştir. Fizikçi Ernst Ruska ve elektrik mühendisi Max Knoll, 1931 yılında dört yüz kat büyütme yeteneğine sahip prototip elektron mikroskobunu birlikte kurdular; bu cihaz elektron mikroskobu ilkelerini kanıtlayan ilk cihaz oldu. İki yıl sonra, 1933’te, Ruska optik (ışık) mikroskobuyla elde edilebilen çözünürlüğü aşan bir elektron mikroskobu yaptı. Ayrıca, Siemens-Schuckertwerke bilimsel direktörü Reinhold Rudenberg, Mayıs 1931’de bir elektron mikroskobu için patent aldı.

  • Hidrojeni Kim Buldu?

Hidrojen en hafif kimyasal elementtir. Laboratuvarda çinko alaşımın sulandırılmış hidroklorik asit içinde eritilmesi ile elde edilebilir. Hidrojen gaz halinde dışarı verildiği ve havadan daha hafif bir gaz olduğu için, baş aşağı tutulan bir kap içinde toplanabilir. Kap ters çevrilirse içindeki bütün hidrojen uçar ve kaba hava dolar. Hava ya da oksijen bulunduğunda, küçük bir kıvılcım bile hidrojenin yanmasına yol açar. Bu nedenle hidrojene önce yanıcı hava adı verilmişti. Sonradan bilim adamları hidrojenin yanışı sırasında suyun oluştuğunu buldular. 1783 yılında Fransız bilim adamı Lavoisier, bu yanıcı gaza Yunanca su yapıcı anlamına gelen hidrojen adını verdi.

Hidrojen XVIII. yüzyıla değin insanlar tarafından bilinmiyordu. Daha önceleri hidrojen başka yanıcı gazlarla karıştırılmaktaydı. Örneğin karbon-monoksit ve metan, hidrojen gibi kolay yanan gazlardır. 1766 yılında İngiliz bilim adamı Henry Cavendish çinkoyu sülfürik asit içinde eriterek saf hidrojen gazı elde etmiş, öbür gazlardan değişik olduğunu belirten deneyler yapmıştır. Yedi yıl sonra ise Paris’te ilk hidrojen dolu balon uçurulmuştur. Hidrojen son derece hafif olduğu için hidrojen doldurulmuş balon havada kolayca yükselir.

Sonraki yıllarda hidrojen balonlarının yerini makine ve pervane ile havalanan balonlar almıştır. Bu dev hava gemileri 100 kişi taşıyabilmekteydi. Yolcular balonun alt kısmından sarkan büyük ve rahat kabinlerde yolculuk ediyordu. Ancak balonlarla uçuş çok tehlikeliydi. Hidrojen çabuk alev aldığı için büyük bir kıvılcım kolayca hava-gemisinin patlamasına yol açıyordu. Bu nedenle hava gemilerinde hidrojenin yerini helyum aldı. Helyum hidrojen kadar hafif olmamakla beraber yanıcı değildir.

Hidrojen oksijen ile birleşerek su meydana getirir. Su molekülünde iki hidrojen atomu ile bir oksijen atomu bulunur. Havanın beşte biri oksijenden oluşur. Hidrojen dolu bir kapta kibrit yakılırsa bir patlama sesi duyulur ve kabın kenarlarında su damlacıklarının oluştuğu görülür. Bu deney tehlikeli olabileceği için dikkatle uygulanmalıdır. Hidrojen ve oksijenin belirli miktarlarda bir arada etkimesi patlamaya sebep olur.

Bilim adamlarına göre Güneş, yıldızlar ve gezegenler ilk önce hidrojenden oluşmuştur. Gökyü-zündeki yıldızların çoğu çeşitli gaz, toz ve yıldızların bir araya toplanması ile Samanyolunu oluşturur. Milyonlarca yıl önce Samanyolu uzayda bulunan ve hidrojenden oluşan büyük bir gaz bulutuydu. Yıldızlar, hidrojenin kümelenmesi ile ortaya çıkmıştır.

Geçen süre içinde yıldızlardaki hidrojenin bir bölümü başka elementlere dönüşmüştür. Güneş bize en yakın olan yıldızdır. Güneşten gelen büyük ısı ve ışığın kaynağı, helyum elementiyle başka elementlerin çekirdeklerini oluşturmak için birleşen hidrojen atomlarının çekirdekleridir. Bu süreç nükleer birleşme (füzyon) adını alır. Birleşme sırasında dışarıya çok büyük bir enerji verilir. Bu enerji yıldızların ya da Güneşin ışığı olarak görülür ve Güneş enerjisi ısı olarak hissedilir. Yeryüzündeki yaşam ancak Güneşin büyük enerjisi ile gerçekleşmektedir.

Bütün canlılar hidrojenin başka elementler ile bir. leşmesinden oluşur. İnsan vücudunu, canlı bir madde olan protoplazma meydana getirir. Protoplazma bütün canlı varlıkların ana maddesidir ve yaşam için gerekli dört ana maddeyi içerir. Protoplazmadaki bu dört ana madde, hidrojen, oksijen, karbon ve azottur.

Dünya atmosferinin büyük bölümünün hidrojenden oluştuğu çok önceki devirlerde de yeryüzünde yaşam vardı. Oksijenin yerkabuğu içinde kaynaması ve hidrojenle birleşmesi sonucu su meydana geldi. Ayrıca, yerkabuğundan dışarıya su buharı çıkması ile denizler oluştu. Günümüzde atmosferde çok az hidrojen bulunur. Hidrojenin büyük bölümü yerçekimi kuvvetinden kurtulmuştur. Ancak Jüpiter gibi, Güneşe uzak gezegenlerde oksijenin çok az olduğu bir hidrojen atmosferi vardır. Bu nedenle de Jüpiterde yaşam yoktur.

Günümüzde hidrojen pek çok alanda kullanılmaktadır. Endüstride ve bileşiklerden oksijenin alınmasında hidrojenden faydalanılır. Bileşiklerden oksijeni alan kimyasal maddelere, indirgeyen maddeler adı verilir. Hidrojen oksijenle kolay birleştiği için iyi bir indirgeme maddesidir Hidrojen, bütün asitlerin önemli bir bölümünü oluşturur. Endüstride hidroklorik, sülfürik, nitrik ve hidroflüorik asidin pek çok kullanım alanları vardır. Örneğin asitlerden, madenlerin arıtılmasında yararlanılır. Hidrojen ayrıca amonyak elde-sinde, yağ endüstrisinde ve alkol yapımında da kullanılır. Hidrojen gazı önce soğutularak sıvıya dönüştürülür, sonra yüksek basınç uygulanır ve hızla genleşmesi sağlanır. Sıvı hidrojen roket motorları için önemli bir yakıt kaynağıdır.

Hidrojen nükleer fizik alanında büyük önem kazanmıştır. Hidrojen atomunun proton ve elektron adı verilen iki tanecikten oluşan bir çekirdeği vardır. Bu atoma protiyum atomu adı verilir. Bütün hidrojen atomları bu yapıya sahiptir. Ancak, döteryum ve trityum adı verilen iki ayrı hidrojen atomu daha vardır. Bunlar birbirine çok benzer, sadece kitleleri farklı olur. Kimyasal özellikleri aynı, atom ağırlıkları farklı elementlere izotop adı verilir. Döteryum ve trityum da hidrojenin izotoplarıdır. Döteryum atomları, nötron adı verilen bir tanecik içerdikleri için protiyum atomlarının yaklaşık olarak iki katı daha ağırdırlar. Doğal hidrojen gazında her 6 000 hidrojen atomundan biri döteryum atomudur. İki döteryum atomunun, bir oksijen atomu ile birleşerek oluşturduğu suya ağır su adı verilir ve kimyasal formülü D2O olur. Ağır su bazı nükleer reaktörlerde nötronların hızını kesmek için kullanılmaktadır.

Trityum atomlarının her birinin çekirdeğinde bir proton, iki nötron bulunur. Protiyum atomundan

3 kat daha ağır olurlar. Hidrojen ve döteryum atomlarının aksine radyoaktif özellik gösterirler.

Hidrojen bombasının yok edici enerjisi, döteryum ve trityum atomlarının Güneşte olduğu gibi, milyonlarca derece sıcaklıkta birleştirilmesiyle elde edilir. Hidrojen bombası yeryüzünde pek çok insanı yok edecek güçtedir. Ancak bilim adamları nükleer birleşme sonucu ortaya çıkan bu kuvvetli enerjiyi denetleme yöntemleri aramaktadır. Böyle bir yöntem gerçekleştirildiğinde gelecek için ucuz bir güç kaynağı elde edilmiş olacaktır.

  • Altın Oranı Kim Buldu?

Altın oran, bir bütünün özel iki parçaya bölünmesidir. Genellikle yunan alfabesinin 21. harfi phi (Fi ) Φ kullanılarak sembolize edilir. Matematiksel bir denklem biçiminde ise aşağıdaki şekilde gösterilir;

a / b = (a + b) / a = 1.6180339887498948420 …
Pi sayısı (bir dairenin çevresinin çapına oranı) gibi irrasyonel bir sayıdır ve altın oranın rakamları da teorik olarak sonsuza kadar devam eder. Fi genellikle 1.618’e yuvarlanır. Bilindiği kadarıyla bu sayı Eski Mısırlılar ve Antik Yunanlar tarafından keşfedilmiş, mimaride, sanatta ve bilimde bir çok kez kullanılmıştır. Altın Oran tarih boyunca Altın kesit, Altın bölüm, İlahi oran, vb. gibi bir çok farklı isim kullanılmıştır. Özellikle Büyük Piramitler ve Parthenon gibi birçok eski kreatif mimari eserde görülebilir. Büyük Piramit Giza’nın tabanın her iki tarafının uzunluğu 756 fit, yüksekliği ise 481 fittir. Tabanın yüksekliğine oranı Altın orana yakın, kabaca 1.5717’dir.
Phidias
Phidias (M.Ö. 500, M.Ö. 432), Parthenon için yaptığı heykellerin tasarımlarında Altın Oranı ilk kez uygulamış olduğu düşünülen Yunan heykeltıraş ve matematikçidir. Platon (M.Ö. 428, M.Ö. 347), Altın Oran’ı matematiksel ilişkilerin evrensel bağlayıcısı olarak kabul etmiştir. Daha sonra, Öklid (M.Ö. 365), Altın Oranı kullanarak bir pentagram oluşturmuştur. Ayrıca “Elementler” adlı kitabında, bir doğruyu 1.618’inci noktasından bölmekten bahsetmiş ve bunu, bir doğruyu ekstrem ve önemli oranda bölmek diye adlandırmıştır.

Leonardo Fibonacci

1200 lü yıllarda, İtalyan matematikçi Leonardo Fibonacci; kendi adıyla anılan sayı serisi, Fibonacci dizisinin benzersiz özelliklerinden biri olan Altın oranla doğrudan bağlantılı olduğunu keşfetmiştir. İki ardışık Fibonacci sayı ele alındığında, oranları Altın orana çok yakındır. Rakamlar yükseldikçe, oran 1.618’e daha da yakınlaşmaktadır. Fibonacci dizisinde birbirini izleyen sayılardan 3’ün 5’e oranı 1.666′ dır. 13 ile 21 arasındaki oran 1.615 iken sayı yükseldikçe altın orana daha da yaklaşımlaktadır. Örneğin 144’ün 233’e oranı 1.618 dir.

Altın oran bir dikdörtgene uygulandığında, bu diktörtgene Altın Dikdörtgen adı verilir. Sanatta Altın oranının görünüşü, tüm geometrik formların arasında görsel olarak sanat eserinin, en tatmin edici özelliklerinden biri olarak bilinmektedir. Altın dikdörtgen Altın spiral ile dorudan bağlantılıdır. Fibonacci ölçüleri ile oluşturulan karelerin bitişik olarak dizilmesi ile Altın Spiral elde edilmektedir.

1509’da Luca Pacioli, “İlahi Oran” olarak belirttiği sayıyla ilgili bir kitap yazdı. Daha sonra Leonardo da Vinci eserlerinde fi’den yararlanmış ve Sectio aurea ya da Golden Section olarak adlandırmıştır. Altın oran, Rönesans’ın bir çok resim ve heykellerinde denge ve güzellik elde etmek için kullanıldı. Da Vinci, Son Akşam Yemeği tablosunda, masanın boyutlarında ve duvarların ölçülerinde ve arka planda yer alan ögelerde Altın oranı kullandı. Altın oran Da Vinci’nin Vitruvian Man ve Mona Lisa adlı eserlerinde de görülmektedir. Altın oranını kullanan diğer ünlü sanatçılar arasında Michelangelo, Raphael, Rembrandt, Seurat, Le Corbusier ve Salvador Dali yer alıyor.

Güneş etrafındaki gezegenlerin yörüngelerinin eliptik yapısını keşfeden Johannes Kepler (1571-1630), Altın Oran için: “Geometrinin iki büyük hazinesi vardır; biri Pythagoras’ın teoremi, diğeri ise bir doğrunun Altın Oran’a göre bölünmesidir.”

Mark Barr

Fi yani Φ sembolü, 1900’lü yıllarda Amerikan matematikçi Mark Barr tarafından ilk defa kullanılmıştır. Fi, matematikte ve fizikte görünmeye devam etti. 1970’lerde Roger Penrose, o güne kadar imkânsız olduğu düşünülen, “Penrose Tiles : Yüzeylerin beşli simetri ile katlanması”nı Altın Oran sayesinde başarmıştır. 1980’lerde, Fi, o zaman yeni keşfedilen bir madde biçimi olan, (quasi crystals) yarı kristallerde göründü.

Fi, Estetik anlayışımızda bile günlük hayatımızın içindedir. Yapılan araştırmalarda, Fi’yi hiç bilmeyen sıradan deneklere, rasgele insan yüzleri gösterildi. Deneklerin çekici olarak nitelendirdikleri kişiler,  Yüzleri Altın Orana yakın olanlardı. Altın Oran insanlarda içgüdüsel bir çekim oluşturmuştu.

Doğada Altın Oran

Çiçek yaprakları: Bazı çiçeklerdeki yapraklarının sayısı Fibonacci dizilimini takip eder. Darwinci süreçlerde, her bir yaprağın güneş ışığını mümkün olan en iyi şekilde almasını sağlayacak şekilde yerleştirildiğine inanılıyor.

Tohum kafaları: Çiçek tohumları genellikle merkezden üretilir ve alanı doldurmak için dışa doğru açılırlar. Örneğin ayçiçeği altın orana sahiptir ve bu paterni takip eder.

Çam kozalakları: Tohum kabuklarının sarmal biçimi, zıt yönlerde yukarı doğru çıkar haldedir. Spirallerin aldığı adım sayısı Fibonacci sayılarına uyma eğilimindedir.

Ağaç dalları: Ağaç dallarının oluşumu veya bölünmesi Fibonacci dizisinin bir örneğidir. Kök sistemleri ve algler bu oluşum modelini göstermektedir.

Kabuklar: Salyangoz kabukları gibi birçok kabuk Altın spiral için mükemmel örneklerdir.

Spiral Galaksiler: Samanyolu’nun her biri 12 derecelik bir logaritmik spiral olan bir dizi spiral kolu bulunur. Spiralin şekli Altın spiral ile aynıdır ve Altın dikdörtgen herhangi bir spiral galaksinin üzerine çizilebilir.

Kasırgalar : Kabuklara çok benzer, kasırgalar genellikle Altın spiral görüntüler.

Hayvanlar: Yunus, denizyıldızı, kum doları, deniz kestanesi, karınca ve bal arısı gövdeleri altın orana sahip hayvanlardır.

İnsan Bedeni: İnsan göbeğinden ayak tabanına ve kafanın tepesinden göbek deliğine ölçümü Altın oranı verir. Ancak, canlılar arasında altın oranının tek örnekleri biz değiliz. Parmaklarımızın uzunluğu, her bölümü, öncekinden yaklaşık olarak Fi oranında fazladır.

DNA molekülleri: Bir DNA molekülü, çift sarmal spiralin her tam devresinde 34 angstrom’u 21 angstrom ile ölçer. Fibonacci serisinde, 34 ve 21 ardışık sayılardır.

  • Hücreyi Kim Buldu?
17. yüzyıl ortalarında mikroskopun icadı organizmaların incelenmesinde yeni bir pencere açtı. Hücre, 1665 yılında İngiliz astronom ve matematikçi Robert Hooke tarafından keşfedildi. Robert Hooke mikroskobu ve onunla gözlenen bazı şeyleri tanımlayan Micrographia adlı bir kitap yayınladı. Tanımladıklarından biri, onun mantar ve diğer bitki dokularında gördüğü küçük dikdörtgen deliklerin modeliydi. Hooke bu bölümlere, Latince küçük odalar anlamına gelen Cella yani hücre adını verdi. Ancak Hooke onların gerçek yapısını ya da işlevini bilmiyordu.

Hooke’un hücre olarak adlandırdığı şeyler aslında bitki dokularının hücre duvarlarıydı. İncelemeleri sırasında düşük bir büyütme oranına sahip mikroskop kullandığı için hücrelerin başka iç bileşenleri olduğunu göremedi. Bu nedenle, “cellulae” nin canlı olduğunu düşünmüyordu. Hooke’un hücre gözlemleri, çoğu canlı hücrede bulunan nükleus ve diğer organellere dair hiçbir belirti vermedi. Micrographia’da Hooke ayrıca deride bulunan küflü, mavimsi renklere de dikkat çekti. Mikroskobu altında çalıştıktan sonra, küfün miktar olarak nasıl ve neden çoğaldığını açıklayamadı. Hooke, bu durumu doğal ya da yapay ısıdan kaynaklanan kendiliğinden oluşmanın sebebi olduğunu öne sürdü. Bu teori, o zaman hala kabul edilen eski bir Aristoteles teorisi olduğu için, diğer bilim adamları tarafından da reddedilmedi veya Leeuwenhoek‘un daha sonra neslin başka türlü elde edildiğini keşfettiği zamana kadar onaylanmadı.

Yaklaşık 200 yıl kadar süre geçene kadar neredeyse hiçbir bilim adamı hücrenin önemini kavrayamadı.

İlk Hücre Teorisi

İlk olarak 1839’da Matthias Jakob Schleiden ve Theodor Schwann tarafından geliştirilen hücre teorisi, tüm organizmaların bir ya da daha fazla hücreden oluştuğunu, hücrelerin tüm canlı organizmaların temel birim ve işleyiş birimi olduğu, tüm hücrelerin önceden var olan hücrelerden geldiğini ve tüm hücrelerin, hücre işlevlerini düzenlemek ve yeni nesil hücrelere bilgi aktarmak için gerekli kalıtsal bilgileri içerdiğini anlatmaktadır. Hücreler en az 3.5 milyar yıl önce Dünya üzerinde ortaya çıktı.

Hücre Biçimleri

Tüm canlı organizmalar temelde aynı yapıya sahip olan hücreler tarafından oluşturulurlar. Bu, aynı biçimde yinelenen “tipik” bir hücre bulunduğu anlamına gelmez, fakat genel özellikleri paylaşan farklı hücreler vardır. Hücrelerin biçimleri oldukça çeşitlidir: Silindirik, kübik, prizmatik, konik veya yıldız biçimli olabilir. Yalın duruma getirilmiş yani zarsız ve hareketsiz bir hücre, küre biçimdedir. Hücrenin boyutlarıyla ilgili bir fikir verebilmek için bir karşılaştırma yapmak gerekir. Balina kadar büyük bir adamı varsayarsak, o zaman insanın bedenini oluşturan 1 trilyondan fazla hücreden biri, tükenmez kalemin ucu büyüklüğünde olacaktır.

Hücrenin Yapısı

Hücre iki temel bölümü kapsar; sitoplazma ve çekirdek. Her ikisine birden hücrenin protoplazması denir. Yuvarlak olan çekirdek, sitoplazmanın içine yerleşmiş olup, çekirdek zarı’yl!a örtülmüştür. Çekirdeğin içinde bir veya birkaç çekirdekçik ve kromozomlar vardır. Kromozomlar hücrelerin üremesinde hayati bir rol oynayan uzun, kıvrımlı dioksiribonükleikasit (DNA) iplikleridir. Sitoplazma jelatine benzeyen, yani akışkan bir maddedir. Belirli işlevleri olan oldukça önemli diğer organel veya “küçük organlar”ı içerir.

  • Mitokondri, hücrenin gereksinme duyduğu enerjinin çoğunu, yiyecek ve oksijeni birleştirerek üreten, solunumun yapıldığı, çubuk biçimli organellerdir.
  • Sadece bitki hücrelerinde bulunan kloroplastlar, karbondioksit ve suyu nişastaya dönüştürmek için ışık enerjisini kullanan fotosentez süreci için gereklidir.
  • Daima çift olan sentrioller hücre bölünmesinde görev alarak, hücrenin üremesine yardımcı olurlar.
  • Zarlardan oluşan ve küçük kanalların bir ağ oluşturduğu endoplazmik retikulumda yoğun metabolik etkinlikler (kimyasal reaksiyonlar) sürer.
  • Küçük küreler biçiminde olan ribosomlar, temelde ribonükleikasit (RNA) içerirler (protein oluşturan, canlı maddenin “yapı taşları” olan, aminoasitler topluluğu) ve protein sentezinde önemli bir rol oynarlar.
  • Hücrenin diğer bölümlerine protein taşımak .için, Golgi Aygıtı’nın proteinleri zarlarda topladığı sanılmaktadır.

Mikro-organizmaların hücreleri ve tek hücreli organizmalar kendilerine yeterlidir (örneğin, protozoa ya da birçok yosun türleri).

Bu nedenle onlar yukarda tanımlanan organellere ek olarak daha karmaşık yapılara sahip olabilirler: Hücreyi bir sıvı içinde hareket ettiren ya da alt tabakaya yapıştıran aygıtlar, ufak görsel organlar, fazla suyu atmaya yeterli organlar, vb. gibi. Çok hücreli organizmalardaki hücrelerin çok azı kendine yeterlidir, fakat bunun yokluğunu gidermek için, bu gibi hücreler, bitki ya da hayvanda değişik özel işlevleri yerine getirmek amacıyla uzmanlaşmış olabilirler.

Bitkilerde örtücü ve koruyucu işlev gören hücreler, organizmada dolaşan özsuyu (su ve su içinde erimiş maddeler) taşıyan hücresel yapılar, fotosentez olayını yapan hücreler ve besleyici maddeyi depo eden diğerleri bulunur. Birçok bitki hücrelerinin, birbirine bitişik hücre çevrelerine yapışan ve bitkinin yukarı doğru gelişmesine yardım eden selülozik duvarları vardır. Hayvanlarda dört ana hücre türü bulunur.

  • Epitel hücreler, dış yüzeyi ya da sindirim borusunun yolunu ve onunla bağlantılı yapıları kaplar.
  • Nöronlar ya da sinir hücreleri, duyu uyarılarını alır ve taşırlar. Ayrıca bu gibi uyarıların çözümlemesini yaparak karşı tepki üretirler.
  • Kas hücreleri, hayvan bedeninin değişik bölümlerini hareket ettirmek üzere kasılır ve gevşerler.
  • Bağlayıcı hücreler, organizma için destek ve tutarlılık sağlarlar.

 

  • Pili Kim İcat Etti?

Elektrik tutkusu 1779 yılında doruk noktasına ulaştı ama hiç kimse bir gün bu elektrik akışının ölçülebilceğini veya bir işe yarayabileceğini ciddi olarak düşünmüyordu.

Eski askeri mühendis Charles Augustin Coulomb, mıknatısların özellikleri hakkında bir incelemeyle kendini bilim dünyasına tanıttı. Bir ipliğin ucuna mıknatıslı iğne asarak onu etkileyen kuvvetleri inceledi ve manyetik moment i tanımladı. Elektrik yüklü iki cisim arasındaki kuvveti ölçmek için benzer bir düzenek (bir bükme terazisi) kullanılarak, altı yıl sonra elektrostatik çekim yasasını keşfetti. Bu çekim adeta evrensel çekimi andırıyordu (elektrik yükünün yerine kütleyi koymak yeterli olur).

Coulomb’ un elektrik kütlesi diye adlandırmış olduğu kavramının bizim bugün elektrik yükü dediğimiz kavramla aynı olduğunu belirtirsek durum daha da ilginç hale gelir.

Bu sırada Bologna’ da Luigi Galvani adında bir anatomi profesörü hayvansal elektrik üzerindeki çalışmalarını sürdürüyordu. Tesadüfler bazen bilimsel keşiflerde önemli rol oynamıştır; işte Galvani’ nin çengele asılı bir kurbağanın kaslarının yakındaki bir elektrostatik makinenin çalışması sırasında kasıldığını görmesi de böyle insanlık açısından mutlu tesadüflerden biridir. İtalyan bilgini biyolojik elektrometresini balkona asınca aynı olayın tekrarlandığını görerek daha da mutlu oldu. Galvani kurbağanın kaslarının tıpkı Leyde şişesi gibi elektriği depoladığını düşündü ama Alessandro Volta başka bir açıklama öne sürdü hayvan demir balkona bakır bir çengelle asılı olduğundan elektriği bu ikş metalin birbirine değmesi üretiyordu. Asitli suya daldırılmış gümüş ve çinko halkaların istifinden oluşan ilk elektrik pili işte bu varsayımdan doğacaktı. Sürekli elektrik deşarjı sağlayabilen bu harika şey Londra da Royal Society üyelerinin karanlık ve takdirini kazandı o kadar ki Napolyon onun mucidine İtalyan krallığında kont ve senatör unvanlarını verdi.
  • @ İşaretini Kim Buldu?

Klavyedeki en zarif karakterlerden biri olan bu sembolün kaynağı, bir gizemdir. Bir teoriye göre, el yazmalarını kopyalarken kısaltmalar yapan ortaçağ rahiplerin Latince “toward” (-e doğru) sözcüğünü “a” veya, “d” nin arka kısmı da bir kuyruk haline getirmiş olmalarıdır. Başka bir teori verimlilik için çaba harcayan yazarların Fransızca “at”—à—  olan sözcüğünden ilham alarak, kalemin ucunu üstte ve yanda dolaştırdılar. Bir diğer teoriye göre ise sembolü, “each at” (her biri) nin kısaltması olan “a” nın “e” harfiyle ortaya çıkarıldı. Tam olarak bilinmiyor fakat;

@ Sembolü için keşfedilen en eski referans 1345’de Konstantinos Manasses tarafından yazılan bir Yunanca kronisyenin Bulgarca tercümesini içeren dini bir dizedir. Günümüzde Vatikan Apostolik Kütüphanesinde bulunan bu belgede Amen sözcüğündeki A harfi yerine @ sembolü kullanılmıştır. Neden bu şekilde Kullanıldığı ise halen gizemini koruyor.

  • Linux İşletim Sistemini Kim İcat Etti?

1991’de Linus Torvalds, Helsinki Üniversitesi’nde bilgisayar bilimleri eğitimi sırasında daha sonra Linux çekirdeği haline gelen bir proje başlattı. IBM-PC 80386 işlemcili yeni bilgisayarının tüm fonkisyonlarını kullanmak istediği için programı özellikle kullandığı donanıma uygun ve bir işletim sisteminden bağımsız olarak yazdı. Geliştirme Andy Tannenbaum tarafından geliştirilmiş olan MINIX işletim sistemi üzerinde GNU C derleyicisi kullanılarak yapıldı. GNU C Derleyici halen Linux için ana derleyicidir. Ancak kod, Intel C Derleyicisi gibi diğer derleyiciler ile oluşturulabilir.

Torvalds Just for Fun adlı kitabında kitabında anlattığı gibi sonunda bir işletim sistemi çekirdeği yazmaya başladı. 25 Ağustos 1991’de, (21 yaşında) bu sistemi Usenet’te “comp.os.minix” haber grubunda duyurdu.

Linus Torvalds, icadını Freax “free”, “freak” ve “x” (Unix’e bir alıntı olarak) olarak adlandırmak istemişti. Sistemle ilgili çalışmalarına başlarken yaklaşık 6 ay dosyaları “Freax” adı altında sakladı. Torvalds  “Linux” adını da düşünmüştü fakat başlangıçta bunu çok egoistçe olduğunu düşündüğü için kullanmadı.

Geliştirmeyi daha kolay hale getirmek için, Eylül 1991’de dosyaları FUNET’in FTP sunucusuna (ftp.funet.fi) yükledi. FTP sunucusunun gönüllü yöneticilerinden biri olan Helsinki Teknoloji Üniversitesi’nden Ari Lemmke, “Freax”ın iyi bir isim olduğunu düşünmüyordu. Dolayısıyla, projeyi Torvalds’a danışmadan sunucuda “Linux” olarak adlandırdı. Başlangıçta itiraz etse de daha sonra Torvalds “Linux” adının kullanılmasına izin verdi.

Torvalds, “Linux” sözcüğünün nasıl telaffuz edilmesi gerektiğini göstermek için, çekirdek kaynak koduna bir sesli bir mesaj ekledi.

Çekirdekle birlikte kullanılacak yazılım, ücretsiz bir yazılım lisansı olan GNU Genel Kamu Lisansı kapsamında lisanslanan, GNU projesinin bir parçası olarak geliştirilen yazılımdı. Linux çekirdeğinin ilk sürümü Linux 0.01 yayınlandı.

Torvalds “Linux sürüm 0.01 için Notlar” da Linux’u çalıştırmak için gereken GNU yazılımını listedi:

Linux Lisansı

1992’de çekirdeği GNU Genel Kamu Lisansı altında serbest bırakmayı düşündü. İlk olarak bu kararı 0.12 sürümünün yayın notlarında açıkladı. Aralık 1992 ortasında GNU GPL’yi kullanarak 0.99 sürümünü yayınladı. Linux ve GNU geliştiricileri, tamamen işlevsel ve özgür bir işletim sistemi oluşturmak için GNU bileşenlerini Linux ile bütünleştirmek için çalıştılar. Torvalds, “Linux’u  GPL (Generel Public License – Genel Kamu Lisansı) yapmak kesinlikle benim en iyi kararımdı” dedi.

Yaklaşık 2000’lerde Torvalds, linux çekirdeği için kullanılan lisansın, ortak  olmaksızın tam olarak GPLv2 olduğunu açıkladı.

2007’de, yıllarca süren taslak tartışmalardan sonra, GPLv3 yayınlandı. Torvalds ve çekirdek geliştiricilerin çoğunluğu, linux çekirdeği için yeni lisansı kabul etmeye karar verdi.

“Linux” ismi başlangıçta Torvalds tarafından yalnızca Linux çekirdeği için kullanıldı. Bununla birlikte, çekirdek diğer yazılımlarla, özellikle GNU projesininki ile birlikte sıklıkla kullanılmıştır. Linux GNU yazılımının en hızlı adaptasyonu oldu. Haziran 1994’te GNU bülteninde Linux’a “ücretsiz bir UNIX klonu” adı verildi. Debian projesi onun ürününü Debian GNU / Linux olarak adlandırmaya başladı.

Mayıs 1996’da Richard Stallman, sistemin türünün Linux’dan Lignux olarak yeniden adlandırıldığı Emacs 19.31 editörünü yayınladı. Lingux adı, özellikle GNU ve Linux’un kombinasyonuna atıfta bulunmak için tasarlandı, ancak bu kısa süre içerisinde “GNU / Linux” ile değiştirildi. Çoğu kişi, GNU ve Debian projelerinin kombinasyonunu belirtmek için basitçe “Linux” terimini kullanıyor.

Penguen Maskotu ve Logosu

Torvalds 1996’da bir penguen figürünün Linux için maskot olacağını duyurdu. Torvalds, pengueni seçme nedeni olarak, Canberra, Avustralya’daki Ulusal Hayvanat Bahçesi ve Akvaryumuna yaptığı ziyarette küçük bir penguenin (Eudyptula minor) kendisini ısırdığından bahsetti. Larry Ewing, bu tanıma dayanarak günümüzün tanınmış logonun orijinal taslağını hazırladı. Tux adı, James Hughes tarafından Torvalds ve Unix kelimlerinin bir bileşimi ve Tuxedo (Smokin) kelimesinin kısaltması olarak önerildi. Penguenin adı Tux oldu.

Linux üzerinde yapılan çalışmaların büyük kısmı topluluk (Linux kullanan ve önerilen iyileştirmeleri bakım alanlarına gönderen dünyanın dört bir yanındaki binlerce programcı) tarafından gerçekleştirilir. Çeşitli şirketler, sadece çekirdeğin geliştirilmesinde değil, aynı zamanda Linux ile dağıtılan yardımcı yazılımların gövdesinin yazımında da yardımcı oldu. Şubat 2015 itibarıyla, Linux çekirdek geliştiricilerinin % 80’inden fazlası ücretli olarak çalışıyor.

Hem Debian gibi organize projeler, hem de doğrudan Fedora ve openSUSE gibi şirketlerle bağlantılı projeler yayınlandı. İlgili projelerin üyeleri, fikir alışverişinde bulunmak için çeşitli konferans ve fuarlarda bir araya geliyor. Bu fuarların en büyüklerinden biri, Linux ve onunla ilişkili projeleri tartışmak için yılda yaklaşık 10.000 kişinin katıldığı Almanya’daki LinuxTag’dır.

  • Televizyonu Kim İcat Etti?

Televizyon, tek bir mucit tarafından icat edilmedi. Daha ziyade, teknolojinin evrimine katkıda bulunan yıllar boyunca birlikte veya tek başına çalışan bir çok insanın çabalarından geçti.

Bu yüzden baştan başlayalım. Televizyon tarihinin başlangıcında, televizyonu ortaya çıkaran atılımlara yol açan iki rakip, deneysel yaklaşım vardı. İlk mucitler ya Paul Nipkow’un dönen disklerinin teknolojisine dayanan bir mekanik televizyon sistemi kurmaya ya da 1907’de bağımsız olarak geliştirilen bir katot ışını tüpüne ve Alan Archibald (A.A.) Campbell-Swinton  ve Rus bilim adamı Boris Rosing çalışmalarını kullanarak elektronik bir televizyon sistemi kurmaya çalıştılar.

Elektronik televizyon sistemleri daha iyi çalıştığından sonunda mekanik sistemlerin yerini aldılar. İşte şimdi, 20. yüzyılın en önemli buluşlarından birinin arkasındaki büyük isimler ve kilometre taşları hakkında genel bir bilgilendirme yapalım.

PAUL GOTTLIEB NIPKOW (MEKANİK TELEVİZYON)

Alman mucit Paul Nipkow, 1884’te Nipkow diski olarak adlandırılan resimleri aktarmak için bir döner disk teknolojisi geliştirdi. Nipkow, bir görüntünün küçük bölümlerinin ışık yoğunluklarının ardışık olarak analiz edilip aktarıldığı televizyonun tarama ilkesini icat eden kişidir.

JOHN LOGIE BAIRD (MEKANİK TELEVİZYON)

1920’li yıllarda, John Logie Baird, şeffaf çubuk dizilerini televizyon için görüntü iletmek için kullanma fikrine patent altına aldı. Baird’in 30 çizgi görüntüsü, arka aydınlatmalı silüetler yerine yansıyan ışıkla görüntü alma teknolojisini ortaya çıkardı.

Baird, teknolojisini Paul Nipkow’un tarama diski fikrine ve elektronikteki diğer ilerlemeler dayanarak geliştirdi.

CHARLES FRANCIS JENKINS (MEKANİK TELEVİZYON)

Charles Jenkins, radyofizyoloji adlı bir mekanik televizyon sistemini icat etti ve 14 Haziran 1923’te en hareketli siluet görüntülerini aktardığını iddia etti. Şirketi ayrıca W3XK adlı ilk televizyon yayın istasyonunu ABD’de açtı.

KATOT IŞIN TÜPÜ – (ELEKTRONİK TELEVİZYON)

Elektronik televizyonun ortaya çıkışı, modern televizyonlarda bulunan resim tüpü olan katot ışını tüpünün gelişimine dayanmaktadır. Alman bilim adamı Karl Braun, 1897’de katot ışını tüp osiloskopunu (CRT) icat etti.

VLADİMİR KOSMA ZWORYKIN – (ELEKTRONİK TELEVİZYON)

Rus mucidi Vladimir Zworykin, 1929’da kineskop olarak adlandırılan geliştirilmiş bir katot ışını tüpünü icat etti. O zaman, kineskop tüpü televizyon için çok önemli bir gelişme oldu ve Zworykin, modern resim tüplerinin tüm özelliklerine sahip bir televizyon sistemini ilk yapanlardan biriydi.

PHILO T. FARNSWORTH – (ELEKTRONİK TELEVİZYON)

1927’de Amerikalı mucit Philo Farnsworth, 60 yatay çizgiden oluşan bir televizyon görüntüsünü ileten ilk mucit oldu. İletilen görüntü bir dolar işaretiydi. Farnsworth ayrıca mevcut elektronik televizyonların temelini oluşturan disektör tüpünü geliştirdi. 1927’de ilk televizyon patentini (patent no. 1,773,980) aldı.

LOUIS PARKER – TELEVİZYON ALICISI

Louis Parker modern değiştirilebilir televizyon alıcısını icat etti. Patent, Louis Parker tarafından 1948’de yayınlandı. Parker’in “taşıyıcılar içi ses sistemi”, bu güne kadarki dünyanın tüm televizyon alıcılarında kullanıldı.

TV ÜSTÜ ANTEN

Marvin Middlemark, 1953’te “V” şeklindetelevizyonun üstüne koyulan TV antenleri “tavşan kulakları” nı icat etti.

RENKLİ TELEVİZYON

Renkli bir TV sisteminin mümkün olduğunu gösteren ilk makaleler 1880 yılında ortaya atıldı. 1925’te Rus televizyonunun öncüsü Vladimir Zworykin, tümüyle elektronik bir renkli televizyon sistemi için patent açıklaması yaptı. Başarılı bir renkli televizyon sistemi, ilk olarak 17 Aralık 1953’te, RCA tarafından icat edilen bir sisteme dayanan, FCC tarafından yetkilendirilen  ticari yayıncılığa başladı.

(Visited 51 times, 1 visits today)
Admin

Admin

Yorum Yazabilirsiniz

%d blogcu bunu beğendi: